En Büyük Ustam, Uslanmaz Rakibim
Küçükken yalnız kaldığım zamanlarda, kendimle satranç oynardım. İki tarafın taşlarını da özenle dizer, en keskin ifademi takınır, stratejimi asla ele vermeyen tavırlarla koltuğuma kurulurdum. Böylesi çetin müsabakalarda galip çıkmamın tek yolu, hamlelerimi önceden tahmin etmekti. Beni benden iyi kimse tanıyamazdı çünkü, tek arkadaşım bendim. Masum suretimin ardındaki canavarı bir tek ben bilirdim.
Binbir güçlükle var ettiğim dahice tuzaklara rağmen oyunu berabere bitirecek tüm yöntemleri ustalıkla bulurdum. Ben, kendine bile yenilmeyen bir dâhi, kendinden dahi korkan bir aptaldım.
Köşeye sıkıştığım zamanlarda oyunbozanlık yaparak masadan kalkmak da dahil, denemediğim yol kalmazdı. Kendimi alt etmek için ne denli çalışırsam, rakibim de o kadar güçlenirdi. Beni yenebilecek tek kişinin ben olmasından gururlanır fakat çaresizliğimden nefret ederdim.
Beni ben yapan çelişkilerle yaşamayı öğrendim. Yapmam gereken rakibimi iyi tanımaksa, kendimden kaçtığım her ana bir yenilgi borçluyum. Yok sayıp kabuğuma çekilmekse tek çıkar yol, kendime yaşattığım tüm ihanetlere nefret doluyum. Benim, kendimle rekabetim çok eskilere dayanır.
Ama artık, biliyorum; güvenmemeyi, korkmamayı, sır saklamayı… Kendimle savaştığımda galip çıkamayacağımı biliyorum. Her şeyi hiçe sayarak yalnızca kazanmaya çalışırsam kaybedeceğimi çok iyi anlıyorum. Çünkü, ben bunların hepsini ondan öğrendim: en büyük ustam, uslanmaz rakibim!